Büyük şehirde her şey hızlıydı. Sabah alarm, trafik, kalabalık, korna sesleri… Gün başlar başlamaz yoruluyordum. Sonra bir gün, radikal bir karar verdim: Artvin'e taşınmak.
İlk gün her şey garipti. Sessizlik… Ama öyle böyle değil. İnsan alışık olmayınca sessizlik bile rahatsız edebiliyor. Gece uyurken pencereyi kapatma ihtiyacı hissetmedim; ne korna sesi var ne de bağıran insanlar. Sadece rüzgar ve uzaktan gelen su sesi.
İkinci gün doğayla tanıştım. Ama Instagram'daki gibi filtreli değil. Gerçek doğa… Yokuşlar var, hem de ciddi yokuşlar. "Şuraya yürüyerek giderim" dediğin yer aslında küçük bir tırmanış. Nefes nefese kalıyorsun ama manzara her şeye değiyor.
Üçüncü gün insanlarla temas başladı. Artvin insanı ilk başta mesafeli gibi geliyor ama aslında içten. Bir selam veriyorsun, sonra muhabbet kendiliğinden açılıyor. Büyük şehirde aylarca tanımadığın komşunu burada birkaç günde tanıyorsun.
Dördüncü gün alışkanlıklarım kırılmaya başladı. Sürekli bir yere yetişme hissi yok. Zaman daha yavaş akıyor gibi. Başta bu boşluk hissi garip geliyor ama sonra fark ediyorsun: Bu aslında huzur.
Beşinci gün doğanın bir parçası olmaya başladım. Yağmur yağınca kaçmıyorsun, kabulleniyorsun. Sis bastığında manzara kayboluyor ama onun bile ayrı bir havası var. Burada doğa şart değil, hayatın kendisi.
İnsan buraya geldikten sonra, aslında daha önce hiç gerçekten sakinleşmediğini fark ediyor.
Artvin'e taşınmak sadece şehir değiştirmek değil, yaşam tarzı değiştirmek. Burada ya doğayla uyum sağlarsın ya da zorlanırsın. Ama bir kez alıştın mı, büyük şehrin gürültüsü artık sana yabancı gelir.